Yunus Emre KESKİN. Blogger tarafından desteklenmektedir.

2 Aralık 2015

Zihin-Beden Problemi - 4 : İşlevselcinin Cuma Vaazı


Başka gezegenden gelen bir varlık düşünün. Sizinle farklı fizyolojik özellikleri paylaşan, vücudunun temel kimyası karbondan değil de diyelim ki silikondan oluşan, veya bizdeki elektrokimyasal iletim sistemi yerine farklı bir bilgi iletim mekanizması kullanan. Böyle bir varlıkla sizin aranızda sahip olduğunuz işlevler bakımından bir fark olur muydu ? 

Örneğin siz matematiksel hesap yapabiliyorsunuz, piyano çalabiliyorsunuz, hastalıkları teşhis edebiliyorsunuz vs. Peki başka gezegenden gelen bu varlık sizinle arasındaki bu belirgin farklılıklara rağmen sizin yapabildiklerinizi yapabilir miydi?


Bu varlığın neler yapıp yapamayacağını düşünmeyi bir kenara bırakın, soruyu anlayamıyoruz bile. Sağ duyu düşüncelerimizi sarıp sarmalıyor ve bizi hiç yapılmamış olanın yapılamayacak olmasını kabul etmeye zorluyor. Ancak zaten bilimler de bunun için var değil mi ? Bilimler gerçekten de sağduyuyla yapılan bir mücadeleden, sağ duyuya atılan sert bir tokattan başka nedir ?


Ancak biz dostlarım sağ duyunun tutsakları değiliz ya da en azından bazılarımız. Bir işlevselci olarak şimdi ben sizi zihni ve onun organizasyonlarını başka bir biçimde düşünmeyi teklif ediyorum. Zihinle ilgili sunulan tek düze anlatılar veya hiç çarba sarfetmeksizin sağduyunun sıcak, ölümcül kollarına bırakılan kavramları yeniden ele almayı ve başka gezegenden gelen adamın neler yapıp yapamayacağını gerçekten düşünmeyi vaadediyorum.


Ama öncelikle bazı kritik kavramları anlamamız gerekiyor. Kavramlarla ilgili bazılarınızın sorunları var biliyorum ve bazıları bunda haklılar. Çünkü bazen felsefi kavramları anlamak için sarfedilen efor, bu kavramlarla anlatılmak istenen temayı anlamaktan fazlasına eşit olabiliyor. Tabii bu kavramları anlamaksızın felsefe yapmak da mümkün değil çünkü felsefede öyle kavramlar vardır ki işaret ettikleri anlam dünyasına erişmek için günlük dilde herhangi bir alternatifleri yoktur.

Kritik kavramımız ''Çoklu Gerçekleşme''. Bu kavramı anlamak için sizden uçmayla ilgili aklınızdan geçenleri söylemenizi istiyorum. Çoğunuz uçmayla ilgili bir şey düşünün deyince, uçan şeyleri düşünüyorsunuz. Örneğin bir kuşu, sivrisineği ya da bir uçağı. Bunda bir sorun yok elbette ancak dikkat etmişsinizdir ki uçma eylemini ya da durumunu kendi başına düşünmek bizim için olağan bir durum değil. Biz hep onunla ilişkili nesneleri ve varlıkları düşünüyoruz ve sağduyunun bizden istediği de tam olarak bu.

Şimdi size soruyorum: bu aklınıza ilk adımda gelebilecek üç varlığın ortak özellikleri nedir?

Elbette uçmak diyeceksiniz, doğru. Ancak aslında daha derin bir ortaklık. Üçü de yer çekimini kontrol edebiliyor daha doğrusu onun etkilerini azaltıyor. Bunu da sahip olduğu aerodinamik yapısıyla başarıyor. Yani uçmayı düşündüğümüzde bir kuşu değil aslında aerodinamik becerileri düşünmek daha doğru bir yol ve biz bu yolla uçma eylemini bir fonksiyona, aerodinamik becerileri de bu foksiyonun çoklu gerçekleşme faktörlerine dönüştürebiliyoruz. 

Çoklu gerçekleşme faktörüyle kastettiğim şey şu: eğer herhangi bir fonksiyon için o fonksiyonun işler hale gelmesini sağlayan  bir x varsa, x o fonksiyonun çoklu gerçekleşme faktörüdür. Eğer bir fonksiyonun uçma örneğinde olduğu gibi çoklu gerçekleşme faktörünü bulursanız onu farklı ortamlarda simüle edebilirsiniz örneğin uçan bir canlı yaratmak yerine çelikten bir makineyi uçurabilirsiniz.

Bu düşüncenin doğruluğunu isterseniz tarhle test edebilirsiniz. İnsanlar ve hatta bazı bilim insanları insanları uçan bir makine yapamayacağını düşünüyordu. Çünkü yalnızca kuşlar, böcekler gibi biyolojik canlılar bunu yapabilirdi ve bir insanın yapay yollarla bunu yapabileceği düşüncesi insanlara çok yabancı bir düşünceydi.
Ancak Wright kardeşler 1891'de bu beklentiyi ve sağ duyunun koyduğu tüm engelleri yıkarak düşünce evrenimizde bizi farklı bir lige çıkarmış oldu. Artık yalnızca biyolojik canlıların sahip olduğu işlevler için onların yapay versiyonlarını üretebilirdik ve ürettik de. 

Ve bundan daha fazlasını da başardık. Sanayi devriminden sonra makinelerin seri üreti aracı olarak kullanılmasıyla, makinelerin sınırlarını test etmeye başladık. Sonunda o zamana kadar belki aklında küçük de olasa yer eden ancak kimsenin de sormaya cesaret edemediği o soruyu Alan Turing Mind dergisine gönderdiği bir makalesinde sorar : makineler düşünebilir mi ?

Bu çarpıcı soru bizi başka bir noktaya taşıyacaktır. Önceleri fabrikaların, onların üretimlerini ve kar marjlarını yükseltmek için kullandıkları makineler aynı zamanda düşünen varlıklar da olabilir miydi ya da daha doğrusu böyle bir makine tasarlanabilir miydi?

Turing kavşağı diyebileceğimiz bu tarihsel dönüm noktası insanları bu konuda düşünmeye etmişti. 1947 de üretilen ilk yarı iletken silisyum bileşenli transistörün icadı ve sonrasında takip eden elektronik devrimi bu soruyu cevaplamak için bazı yollar sunuyordu. Ancak elektronik devrimin gerçekten bir devrim olarak anlaşılmasına daha vardı ve şimdilik makinelerin düşünüp düşünemeyeceği sorusu bir varsayımdan ibaretti. Turing kendi adına varsayımsal ve matematiksel yollarla işleyen bir Turing Makinesi tasarlayarak soruyu cevaplamaya çalıştı. Ancak bu matematiksel tasarım elektronik bir bedene sahip olmadan önce yalnızca delice bir fikir olarak görülmüştü. Daha sonra Turing bunları göremese bile ilk kurumsal bilgisayarlar yapılmış, sonrasında kişisel bilgisayarlar ve şimdi de daha da küçülerek tablet, akıllı telefon gibi versiyonları üretilmişti. 

Tarih gerçekten de yapılmamış olanın yapılamacak olmasıyla ilgili düşünce birliğini, sağ duyunun bu en yıkıcı ve insanı tembelleştirici yönlerine sağlam darbeler indirmiştir. 

Şimdi makineler düşünebilir mi veya Turing'in bu soruya verdiği olumlu cevabı hangi felsefi temellere dayandırdığı ( Turing Testi gibi) gibi sorunları tartışmayacağız zira bu yazıyı hem gereksiz yere uzatmak olur hem de üzerine dikkatle düşünülmesi gereken konuları üstün körü geçmek anlamına gelirdi. Bu yüzden bu konuları daha sonra ayrı konular halinde tartışmayı uygun görüyorum.

Şimdi sorumuza tekrar bakalım ve anlamaya çalışalım. Başka bir gezegenden gelen bir varlık çok farklı biyolojik, fiziksel özelliklere sahip olduğu halde bizim sahip olduğumuz işlevlere sahip olabilir miydi? 

Aslında bu soru çok kapsamlı ve insanların sahip olduğu ancak bizim henüz anlayamadığımız birçok karmaşık işlev olduğu için soruyu şöyle yanıtlayacağız: öncelikle simüle edilebilir işlevlere örnek vereceğiz, daha sonra da simüle edilemeyen yani yalnızca bizim sahip olabileceğimiz gibi gözüken fonksiyonların da neden öyle gözüktüğünü anlamaya çalışacağız.

Öncelikle başka gezegendeki dostumuzu bir bilgisayar olarak düşünmenizi istiyorum. Bir bilgisayar bir insan olmamasına ve bir beyne sahip olmamasına rağmen matematik hesap yapabilir mi ? 

Bu sorunun yanıtı evet. Çünkü matematiksel hesap aslında sıralı mantıksal işlemlerin, belli aksiyomlardan türetilen mantıksal sonuçların bir bütününden başkası değildir ya da en azından basitçe böyle düşünebilir. ( Bu düşüncenin basitçe olmayan yönlerini incelemek için bakınız: )

Biz çok açık bir biçimde böyle bir makine düşünebiliyoruz ve dahası buna sahibiz de, hem de matematiksel işlemleri insandan daha hızlı yapan bir tanesine. Ancak burada sorun makinenin yeni teoremler üretememesi, yani o aksiyomlardan mantıksal olarak çıkarılamayacak bir teoremi yaratıcı bir zihinle aksiyomatik dizgenin dışından çıkarsayamıyor. 

Aynı şekilde bir tıbbi tanı programı olarak üretilen MYCIN de yalnızca belli semptomları belli hastalıklarla ilişkilendirerek çalışıyor ancak daha önce görülmemiş ve semptomları henüz bilinmeyen ya da önceki hastalıklardan bağımsız olan bir hastalığı tanımlamayı beceremiyor ve hastalığa neden olan çevresel faktörleri saptayamıyor. Makine yalnızca semptomları ve semptomların etiketlediği hastalıkları biliyor. Ancak bunlar üzerine düşünemiyor ve yaratıcı çözüm yolları tasarlayamıyor.  İşte bu, insanın farkı ! 

Gerçekten öyle mi ? Baş düşmanımız sağ duyu yine sahnede ve her zaman yaptığı gibi cehaletimizle açtığımız boşlukları insanı kutsayarak kapatmaya çalışıyor. Matematikte  asıl sorun yeni teoremler üretmemizi sağlayan fonksiyonun çoklu gerçekleşme faktörlerini bilmiyor oluşumuz. 

Basit ya da yaratıcılık gerektirmeyen işlemler için bu faktörü mantıksal çıkarım, aksiyomatik dizgeden bu dizgenin teoremlerini mekanik olarak türetme olarak açıklamıştık. Ancak yeni teoremler yaratmanın ve dahası bu teoremler üzerine düşünme sürecini makinede simüle edebilmek için gerekli çoklu gerçekleştirme faktörlerini bilmiyoruz. 

Veya tıbbi tanıda programın yetersizliğinin nedeni semptomların, hastalıklarla çok kesin bir şekilde eşleştirilmiş olması ve yaratıcı çözümlerin, esnek değerlendirmelerin olmayışı. Çünkü bu dışarıdan olan bir değerlendirme süreci ve makinenin sahip olduğu bilgiyi öğrenerek veya elindekiler dışında başka kaynaklardan elde etmesinin yolu yok. İnsanların sahip olduğu bu çok yönlü değerlendirme ve sahip olduğu bilgileri dışarıdan güncelleme fonskiyonunun hangi çoklu gerçekleştirme fonksiyonu aracılığıyla üretildiğini, işler hale getirildiğini bilmiyoruz.

İşte insanın farkı bu, bazı fonksiyonlarının çoklu gerçekleşme faktörlerinin bulunmasının zor olması, daha fazlası değil. Ne bedenimiz, ne de kemiklerimiz. Bulunması zor olan çoklu gerçekleştirme faktörlerimiz ! 

Pek edebi olmadı sanırım. Neyse, sorunu anladığınızı umuyorum ve bir sonraki yazı için hazır oluncaya kadar sizi insanın farkı üzerine düşünmeye davet ediyorum.




1 yorum:

Yunus Emre KESKİN dedi ki...

Bir sonraki yazı elemeci materyalistin bu problemle nasıl başa çıktığını ele alacak ve ondan sonra din cephesinden zihnin nasıl algılandığıyla lgili 6. ve son yazıyla birlikte artık başka bir seriye başlayacağız.