Yunus Emre KESKİN. Blogger tarafından desteklenmektedir.
Zihin-Beden Problemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zihin-Beden Problemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İnsanoğlu nedendir bilinmez, gizemli olana düşkündür. Zihinse en büyük gizemdir ancak onu kendisi de başka bir gizem olan ya da saf bir aldatmaca olan bir şey aracılığıyla çözmeye çalışmak spritüalistin bakıç açısını anlaşılmaz kılmaktadır. 

Sade bir düşünüşle, insan sahip olduğu gizemi gidermek için doğal araçlar tasarlamalıdır. Çünkü çözülmesi gereken problemler de doğal problemlerdir. Yani en azından makul bir ön düşünce olarak bu akla yatkın görünüyor. Ancak spritüalist bu sorunu farklı bir şekilde kavramakta, problemi varsayımsal bir alana iteleyerek, çözüm araçlarını da bu alanın sağladığı kaynaklarla düzenleyerek, tek bir problemi birden fazla probleme dönüştürmek konusunda anlaşılmaz bir ısrarda bulunmaktadır.

Sorun problemin doğasıyla ilgilidir. O zihni hiçbir zaman doğal araçlarla çözülebilecek doğal bir problem olarak görmemektedir. Çünkü zihnin sahip oldukları nitelikler karşısında duyduğu hayret, onu doğal bir problem olarak algılanmasını zorlaştırmakta ve bu yönde yapılan tüm girişimleri de insan zihninin yüceliğine olan bir aşağılama olarak görmesine yol açmaktadır.

Sanıldığının tersine spritüalist mütevazi bir insan tavrı olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü o zihnin derinliklerine olan bilimsel seyahati, insanın kendi zihnine olan bir büyüklenmesi olarak görmektedir. Onun gözünde bu büyüklenme insanın evrenle ve doğanın diğer parçalarıyla olan karşılaşmalarımızda da göze çarpmaktadır ve istediği şey insanın bilimsel bir sefalete sürüklenmesi veya zihinsel gelişiminin bilinçli olarak duraklatılması değil ancak doğanın ve insan zihninin sahip oldukları zenginliklerin hakkını verecek tatmin edici, kapsamlı bir öğretinin inşa edilmesidir.

Zihni usulca izlediği ve her izlediğinde bununla gururlandığı pencerenin kirişlerini sökmeye kalkan her girişim spritüalist için doğal bir tehdit oluşturmakta ve doğal bir savunma refleksini tetiklemektedir. Spritüalist insan zihnine veya kendisinin ötesinde kabul ettiği aşılmaz duvarlarını aşmaya kalkışan, değerli gördüklerini değersizleştiren, basitleştiren her kim olursa onu önce edebiyatla cezalandırmakta ve en güçlü silah olarak da yine edebiyatı, karmaşık bir retoriği kullanmaktadır.

Bu yolla o kurtarılmış bölgeler yaratmaya çalışmakta, şiirle ve diğer edebi araçlarla kendi mülkiyetini korumayı amaçlamaktadır. Çünkü edebiyat anlatılamaz olanı anlatmakta, ve onun hayret duygusunu canlı tutarak, tüm basitleştirmelere karşın bir kalkan olarak onu korumaktadır.

Bu edebi tavır zihinle ilgili kavrayışına da yansımakta ve onu içinde gizemli bir gücün  hüküm sürdüğü veya kendisinin bir gizemli güç olduğu fikrine itmektedir. Zihin metafizik bir varlık olan ruhun bir işlevi ya da bütünüyle kendisidir.

Bu iki görüş elbette birbirinden farklı. Spritüalist yaklaşımla ben zihni ve bedeni iki ayrı töz olarak kabul eden dualizmi değil, ruhun insan varlığını tanımlayan yegane kavram ve ontolojik pozisyon olan ruhçuluğu kastediyorum.

Dolayısıyla zihin ruhun bir işlevi, bir ilineği değil zihni ve bedeniyle birlikte tüm insan varlığını kuşatan bir töz olarak anlaşılmalıdır ve benim özel olarak incelediğim yaklaşım da budur.

Bu yaklaşımın olumlu yanlarından birisi zihni farklı niteliklere sahip iki tözün bireşimi olarak tasvir eden dualist yaklaşımın zihin beden arasındaki bağlantı probleminden kendini sıyırmasıdır. çünkü o yekpare bir ruh tasarımıyla bu ikiliği sona erdirmiş ve bu ikisinin arasındaki bağlantının neliği hakkında düşünme zorunluluğundan da kendisini muaf tutmuştur.

Bizce de dualist bir yaklaşım yerine insanı tümüyle ruh gibi bütüncül bir yapıyla anlamaya çalışmak daha tutarlı ve felsefi açıdan da gerekçelendirmeye daha uygun olacaktır. 

Ancak bir başka açıdan da spritüalist, zihnin maddi temelleriyle olan bağını yadsıyarak modern nörobilimin, psikolojinin ve genel olarak bilişsel bilimlerin gelişmelerine sırt çevirerek kusurlu bir yol seçmiştir. Ve kendisini bağımsız bir kompartman, zihinle ilgili nörolojik bildirimlerden izole bir yaklaşım olarak tanımlaması onu bu yöndeki saldırıların hedefi olmaktan kurtarmaya yetmez.

Spritüalist zihne atıfta bulunan ve onun doğal temellerini ortaya koyma girişiminde bulunan her yaklaşıma aynı açıklıkta yanıt vermek durumundadır. Yok eğer ruhun tamamıyla sembolik bir anlatı, tamamıyla aşkın bir varlık alanının üyesi olduğu iddia ediliyorsa da bu sefer de spritüalist, elemeci materyalistin zaten doğal bir açıklaması bulunan problemler için neden doğaüstü açıklamakları tercih etmemiz gerektiği yönündeki haklı eleştirisini de yanıtlamak durumundadır. 

Dolayısıyla spritüalistin durumu aslında bir kısmı bilimsel olarak açıklanmış, git gide doğal bir fenomen halini alan zihni, açıklama alanı gittikçe daralan metafizik bir tasarımla çözümleme çabasının dramatik bir örneğidir. Ve spritüalistin bindiği gemi eski heybetinde değildir, gittikçe batmakta ve spritüalisti de kaçınılmaz sona yaklaşmaktadır. Dolayısıyla spritüalistin durumu batan bir gemide kalan son yolcuların yardım çırpınışlarından başka bir şey olmayacaktır.

Bu noktada spritüalistin polkinghorne gibi zeki rahiplerin yaptığı gibi ruhu bedende işleyen bir süreç, bedendeki değişimlere rağmen kendisi aynı kalan değişmeyen metafizik bir desen olarak ele alması ve bu yolla kendisini modern bir versiyona güncellemesi de onu kurtarmayacaktır.

Çünkü artık felsefe camiasının zihinle ilgili sorulara verebileceği kaynakları hem oluşturan hem de onları denetleyen nörobilimsel otoriteler vardır ve zihni bu otoriteleri yerine, zihinle ilgili bilimsel birikimimizi küçümseyen ancak kendisi hiçbir olumlu katkıda bulunmayan meatafizik bir kavrayışa tercih etmek anlamsız olacaktır.

Spritüalist ya zihinle ilgili bilimsel birikimimize bilimsel yollardan saldırarak zihinle ilgili doğal düşüncelerimizin temelini dinamitlemeli ya da kendi düşüncelerinin artık felsefi bir harabe, artık eski gücünde olmayan yalnızca bibliyografik bir varlık haline gelmiş tutarsız bir düşünce olduğunun farkına varmalıdır.


Özdeşlik kuramcısı zihni beyne indirgemeyi odak noktası yapan programıyla bir hayaletin peşine düşmüştü. İnsanın tarihiyle aynı yaşta olan bir hayaletin.

Yüz yıllardır kovalanan bu hayalet insan zihniydi. Özel olarak da bu kovalamaca  sağ duyu veya folk psikoloji adıyla anılan ele geçirilememiş bir suçluyla ilgiliydi.

Sağ duyuyla insan zihninin hiçbir bilimsel dayanak olmaksızın, sahip olduğu en temel gözlemler ve geleneklerle evrenle ve insanla olan sade ve yorucu olmayan iletişimini kastediyorum.
İnsan için sağ duyu veya genel olarak tüm insan bireyler için folk psikoloji evrenle olan en ilkel iletişimimizi temsil eder, bu gerçekten de insanın taktığı ve evrene baktığı ilk gözlüktür. 
Ancak insanın bu en temel görüşü bulanıktır ve tüm bilim tarihi de bunu değiştirmek için yapılan bir mücadeleden ibarettir. 

Bu yaygın alet ister bilimle uğraşın isterseniz de dünyanın en uzak ucunda hiçbir bilimsel devrime tanıklık etmemiş ilkel bir kabilenin üyesi olun, farketmeksizin hepimizin sahip olduğu ilk düşünce operatörüdür. Düşüncelerimizi yönlendirmekte ve karşılaştığımız her problemin çözümünde de her an hali hazırda bulunmakta ve kafa karışıklığımızı gidermek için sade ve geçici olarak ikna edici çözümler bulmaktadır.

Zaten sağ duyunun en büyük tehlikesi de onun şatafatsızsızlığı ve insana herhangi bir gizemin çözümünde kullanılırken verdiği sahte güven duygusudur. İnsan sağ duyusuna yabancılaşmaz. 

Çevresel ipuçlarının basit bir değerlendirilmesiyle herhangi bir deney yapmadan sezgilerimizle ortayan çıkan bu düşünce tarzının tarihsel olarak bilimsel serüvenimizde karşımıza nasıl çıktığına bazı örnekler bağlamında yaklaşabiliriz.

Örneğin yanmanın nasıl bir süreç içerdiği ve yapısının ne olduğuyla ilgili kafa karışıklığına verilen ve 18. yüzyılın sonlarına kadar da yaygın bir şekilde kabul edilen flojiston kuramını ele alalım. 


Johann Joachim Becher filojiston teorisinden ilk kez 1667 yılında yayınladığı Physical Education kitabında bahsetmiştir. Simyacılar dört ana element olduğunu düşünüyordu: ateş, hava, toprak ve su. Becher kitabında ateş ve hava elementlerini toprağın üç formuna dönüştürmüştü: terra lapidea, terra fluida ve terra pinguis. Terra pinguis, yağlı, kükürtlü veya yanıcı özellikleri olan elementti. Becher terra pinguisinyanma olayında önemli bir özelliği olduğuna ve yanıcı maddelerin yandığı zamanlarda terra pinguisin açığa çıktığına inanıyordu. Halle’de tıp ve kimya profesörü olan Ernst Stahl, Becher’in terra pinguisinefilojiston ismini verdi ve filojiston, teoriyi büyük olasılıkla en çok etkileyen şey haline geldi.[1]

4 element kuramı ise 2500 yıl önce yaşayan sicilyalı filozof empedoklese kadar uzanıyordu ve tüm nesnelerinin ontolojik kaynağı olan, kendilerinin ondan temel aldığı bir arkhe grubunu ateş, hava, su ve toprağı yaşayan ve yaşamayan tüm şeylerin kökeni olarak görüyordu. Dahası şeylerdeki değişimin nedeni de bu kuramda açıklanmıştı. Sevgi ve nefret adını verdiği iki kuvvetin arasındaki mücadele empedoklese göre maddelerin değişimini veya hal değişimleri gibi kimyasal olayları açıklamak için iyi birer araç olarak görülmeliydi.

Ancak 4 element kuramı 18.yüzyılın sonlarına doğru rutherford ve thompson gibi fizikçiler tarafından atom kuramı temel alınarak çürütüşmüş ve aslında bu 4 elementin element dahi olmadıkları bileşik oldukları ve maddenin değişiminin doğal tarafından tetiklendiği gösterilmişti. Artık 4 element kuramı ve sevgi ve nefret kuvvetleri yoktu. Onlar bilimsel literatürümüzden elenmişlerdi.

Simya için de işler iyi gitmemişti çünkü lavosier ünlü deneyinde cıva dolu bir kapı ısıtarak ve cıvanın yanarken kaybettiği kütleyi havadaki azalan oksijene eşit olduğunu fark ettikten sonra yanmanın gizemli bir kaynağın müdahalesinden çok o zamanlar bilinmeyen ancak sonra lavosier'in adını oksijen koyacağı bir elementle ilişkili bir süreç olduğu anlaşılmıştı. 

Aynı şekilde flojiston adı verilen soyut kimyasal gücün de sonu 4 element kuramı gibi olmuş ve ontolojimizden, flojistonun ait olduğunu sandığımız varlık sahasının var olmadığı bunun sağ duyunun bir aldatmacası, insan anlayışının güvenilir olmayan bir dayanağı tarafından, folk psikoloji tarafından üretilmiş bir sözde-bilim olduğu sonucuna varılmıştır.

(çok daha sonra ise kimyasal yanma dışında nükleer yanmanın da fiziksel temelleri de ortaya konmuştur ancak bu bilgi çok da önemli değil.)

Bu iki örnek bize şu iki gerçeği göstermektedir: 
a)Sağ duyunun kavramsallaştırmaları 2500 yıl boyunca var olmasına rağmen üzerinde uğraştığı problemin çözümünde somut bir adım atılması konusunda tembel olmuştur ve b) problemlerin çözümünde kullanılan araçların kendileri de bir problem olarak ortaya çıkmakta, doğal problemlerin çözümünde doğaüstü motiflerin ağırlıklı olarak kullanılması bizi sağ duyunun problemi deneysel olarak erişilemez bir sahaya iteleyerek oyaladığı düşüncesine itmektedir.

Zihin problemi için de aynı tavır geçerlidir ve burada da folk psikoloji insanın zihnini erişilmez bir varlık olarak tasarlamakta onu tanımlamaya ve açıklamaya, işlevlerini sınıflandırarak zihin hakkındaki anlayışımızı netleştirebilecek tüm girişimlere de engel olmaktadır.

Peki bu durumda elemeci materyalistin poziyonu ne olacaktır? 
Öncelikle o, zihni , flojiston kuramı, 4 element kuramı veya örneğin canlılığı soyut bir yaşam gücünün canlılarda meydana getirdiği metafizik organizasyon olarak gören vitalizm gibi folk psikolojinin bir ürünü olarak ele alır. 

Burada elemeci materyalistin tavrı özdeşlik kuramcısından veya diğer adıyla indirgemeci materyalistten farklıdır çünkü özdeşlik kuramcısı örneğin flojistonu fiziksel eşiti bulunması gereken bir varlık, ait olduğu bir varlık sahası olan bir unsur olarak görmekteyken, elemeci materyalist bilim tarihinden aldığı dersle birlikte vitalizm, flojiston kuramı ve yaşamın sürmesini sağlayan organik dengenin 4 temel unsurunu sağlayan 4 salgı kuramı gibi kuramlardan kimya, fizyoloji veya biyokimya gibi modern kuramlara geçişlerin bir indirgeme şeklinde değil, eleme şeklinde olduğunun farkına varmıştır.

Bu kuramlar arası değiş tokuş ( ya da bilimsel devrim) indirgeme değil de eleme şeklinde gerçekleştiğinden elemeci materyalist zihin için de böylesi bir değişikliğin meydana gelebileceğini hem ilkece hem de nörobilimin olağan gelişimi sırasında pratik olarak ortaya çıkacağına dait güçlü ümitler beslemektedir. 

Artık hayalet avı bitmiştir, hayaletin peşinden koşan özdeşlik kuramcısı yerine Churcland'ın öncüsü olduğu elemeci materyalizm hayaletin bir aldatmaca, fiziksel olarak var olmayan ancak zihinlerde yaratılan bir kurgu olduğunu savunarak onu oyun sahasının dışına itmektedir.

Sahip olduğumuz bilişsel zenginliklerin bir kısmı nörobilim tarafından keşfedilmiş bazıları ise (örneğin bilinç veya kişilik gibi) keşfedilmeyi beklemektedir. Ancak elemeci materyalist sabırlıdır ve zihinle ilgili düşüncesinin er veya geç olgunlaşmış bir nörobilim aracılığıyla somutlaşacağına ve zihin kavramının ontolojimizden tamamen elenerek, ona yapılan tüm atıfların artık beyne ve maddi sinirsel organizasyonlara yapılacağı bir zamana inanmaktadır.

Churcland bize tanıdık gelen birçok fenomenin folk pikolojinin bakış açısıyla hala bulanık olduğunu, eğer nörobilimsel bir devrimle birlikte iç gözlem, bilinç gibi henüz ele geçirilmez bilişsel niteliklerimiz günün birinde açıklığa kavuşsa dahi folk psikoloji için bunun bir fark yaratmayacağını söylemektedir. [2]

Dolayısıyla sağ duyuyla bir anlaşmaya varmaya çalışmak hem yorucu hem de yararsız bir girişim olacaktır. Sağ duyu veya diğer adıyla folk psikoloji elenmesi gereken bir bakış açısıdır. Evrene bakarken kullandığımız bu eskimiş gözlük artık bir kenara atılmalı ve yerini bu görüşün tekeline aldığı tüm alanlar örneğin flojiston yerine kimyasal yanma teorisinin alması gibi kendi alanları için bunların bilimsel kabul edilen versiyonları almalıdır. 

Hayaletin peşinde koşanlar artık bu mücadeleden vazgeçmelidir, çünkü 2500 yıllık bilimsel ve felsefi pratik göstermiştir ki o ele geçirilemez bir düşmandır ve gücünü var olmayışından almaktadır.

Notlar

1)https://tr.wikipedia.org/wiki/Filojiston_teorisi

2) Churcland M. Paul, (2012) Madde ve Bilinç ( Berkay Ersöz Çev.) İstanbul, Alfa Yayınları, s.73

Başka gezegenden gelen bir varlık düşünün. Sizinle farklı fizyolojik özellikleri paylaşan, vücudunun temel kimyası karbondan değil de diyelim ki silikondan oluşan, veya bizdeki elektrokimyasal iletim sistemi yerine farklı bir bilgi iletim mekanizması kullanan. Böyle bir varlıkla sizin aranızda sahip olduğunuz işlevler bakımından bir fark olur muydu ? 

Örneğin siz matematiksel hesap yapabiliyorsunuz, piyano çalabiliyorsunuz, hastalıkları teşhis edebiliyorsunuz vs. Peki başka gezegenden gelen bu varlık sizinle arasındaki bu belirgin farklılıklara rağmen sizin yapabildiklerinizi yapabilir miydi?


Bu varlığın neler yapıp yapamayacağını düşünmeyi bir kenara bırakın, soruyu anlayamıyoruz bile. Sağ duyu düşüncelerimizi sarıp sarmalıyor ve bizi hiç yapılmamış olanın yapılamayacak olmasını kabul etmeye zorluyor. Ancak zaten bilimler de bunun için var değil mi ? Bilimler gerçekten de sağduyuyla yapılan bir mücadeleden, sağ duyuya atılan sert bir tokattan başka nedir ?


Ancak biz dostlarım sağ duyunun tutsakları değiliz ya da en azından bazılarımız. Bir işlevselci olarak şimdi ben sizi zihni ve onun organizasyonlarını başka bir biçimde düşünmeyi teklif ediyorum. Zihinle ilgili sunulan tek düze anlatılar veya hiç çarba sarfetmeksizin sağduyunun sıcak, ölümcül kollarına bırakılan kavramları yeniden ele almayı ve başka gezegenden gelen adamın neler yapıp yapamayacağını gerçekten düşünmeyi vaadediyorum.


Ama öncelikle bazı kritik kavramları anlamamız gerekiyor. Kavramlarla ilgili bazılarınızın sorunları var biliyorum ve bazıları bunda haklılar. Çünkü bazen felsefi kavramları anlamak için sarfedilen efor, bu kavramlarla anlatılmak istenen temayı anlamaktan fazlasına eşit olabiliyor. Tabii bu kavramları anlamaksızın felsefe yapmak da mümkün değil çünkü felsefede öyle kavramlar vardır ki işaret ettikleri anlam dünyasına erişmek için günlük dilde herhangi bir alternatifleri yoktur.

Kritik kavramımız ''Çoklu Gerçekleşme''. Bu kavramı anlamak için sizden uçmayla ilgili aklınızdan geçenleri söylemenizi istiyorum. Çoğunuz uçmayla ilgili bir şey düşünün deyince, uçan şeyleri düşünüyorsunuz. Örneğin bir kuşu, sivrisineği ya da bir uçağı. Bunda bir sorun yok elbette ancak dikkat etmişsinizdir ki uçma eylemini ya da durumunu kendi başına düşünmek bizim için olağan bir durum değil. Biz hep onunla ilişkili nesneleri ve varlıkları düşünüyoruz ve sağduyunun bizden istediği de tam olarak bu.

Şimdi size soruyorum: bu aklınıza ilk adımda gelebilecek üç varlığın ortak özellikleri nedir?

Elbette uçmak diyeceksiniz, doğru. Ancak aslında daha derin bir ortaklık. Üçü de yer çekimini kontrol edebiliyor daha doğrusu onun etkilerini azaltıyor. Bunu da sahip olduğu aerodinamik yapısıyla başarıyor. Yani uçmayı düşündüğümüzde bir kuşu değil aslında aerodinamik becerileri düşünmek daha doğru bir yol ve biz bu yolla uçma eylemini bir fonksiyona, aerodinamik becerileri de bu foksiyonun çoklu gerçekleşme faktörlerine dönüştürebiliyoruz. 

Çoklu gerçekleşme faktörüyle kastettiğim şey şu: eğer herhangi bir fonksiyon için o fonksiyonun işler hale gelmesini sağlayan  bir x varsa, x o fonksiyonun çoklu gerçekleşme faktörüdür. Eğer bir fonksiyonun uçma örneğinde olduğu gibi çoklu gerçekleşme faktörünü bulursanız onu farklı ortamlarda simüle edebilirsiniz örneğin uçan bir canlı yaratmak yerine çelikten bir makineyi uçurabilirsiniz.

Bu düşüncenin doğruluğunu isterseniz tarhle test edebilirsiniz. İnsanlar ve hatta bazı bilim insanları insanları uçan bir makine yapamayacağını düşünüyordu. Çünkü yalnızca kuşlar, böcekler gibi biyolojik canlılar bunu yapabilirdi ve bir insanın yapay yollarla bunu yapabileceği düşüncesi insanlara çok yabancı bir düşünceydi.
Ancak Wright kardeşler 1891'de bu beklentiyi ve sağ duyunun koyduğu tüm engelleri yıkarak düşünce evrenimizde bizi farklı bir lige çıkarmış oldu. Artık yalnızca biyolojik canlıların sahip olduğu işlevler için onların yapay versiyonlarını üretebilirdik ve ürettik de. 

Ve bundan daha fazlasını da başardık. Sanayi devriminden sonra makinelerin seri üreti aracı olarak kullanılmasıyla, makinelerin sınırlarını test etmeye başladık. Sonunda o zamana kadar belki aklında küçük de olasa yer eden ancak kimsenin de sormaya cesaret edemediği o soruyu Alan Turing Mind dergisine gönderdiği bir makalesinde sorar : makineler düşünebilir mi ?

Bu çarpıcı soru bizi başka bir noktaya taşıyacaktır. Önceleri fabrikaların, onların üretimlerini ve kar marjlarını yükseltmek için kullandıkları makineler aynı zamanda düşünen varlıklar da olabilir miydi ya da daha doğrusu böyle bir makine tasarlanabilir miydi?

Turing kavşağı diyebileceğimiz bu tarihsel dönüm noktası insanları bu konuda düşünmeye etmişti. 1947 de üretilen ilk yarı iletken silisyum bileşenli transistörün icadı ve sonrasında takip eden elektronik devrimi bu soruyu cevaplamak için bazı yollar sunuyordu. Ancak elektronik devrimin gerçekten bir devrim olarak anlaşılmasına daha vardı ve şimdilik makinelerin düşünüp düşünemeyeceği sorusu bir varsayımdan ibaretti. Turing kendi adına varsayımsal ve matematiksel yollarla işleyen bir Turing Makinesi tasarlayarak soruyu cevaplamaya çalıştı. Ancak bu matematiksel tasarım elektronik bir bedene sahip olmadan önce yalnızca delice bir fikir olarak görülmüştü. Daha sonra Turing bunları göremese bile ilk kurumsal bilgisayarlar yapılmış, sonrasında kişisel bilgisayarlar ve şimdi de daha da küçülerek tablet, akıllı telefon gibi versiyonları üretilmişti. 

Tarih gerçekten de yapılmamış olanın yapılamacak olmasıyla ilgili düşünce birliğini, sağ duyunun bu en yıkıcı ve insanı tembelleştirici yönlerine sağlam darbeler indirmiştir. 

Şimdi makineler düşünebilir mi veya Turing'in bu soruya verdiği olumlu cevabı hangi felsefi temellere dayandırdığı ( Turing Testi gibi) gibi sorunları tartışmayacağız zira bu yazıyı hem gereksiz yere uzatmak olur hem de üzerine dikkatle düşünülmesi gereken konuları üstün körü geçmek anlamına gelirdi. Bu yüzden bu konuları daha sonra ayrı konular halinde tartışmayı uygun görüyorum.

Şimdi sorumuza tekrar bakalım ve anlamaya çalışalım. Başka bir gezegenden gelen bir varlık çok farklı biyolojik, fiziksel özelliklere sahip olduğu halde bizim sahip olduğumuz işlevlere sahip olabilir miydi? 

Aslında bu soru çok kapsamlı ve insanların sahip olduğu ancak bizim henüz anlayamadığımız birçok karmaşık işlev olduğu için soruyu şöyle yanıtlayacağız: öncelikle simüle edilebilir işlevlere örnek vereceğiz, daha sonra da simüle edilemeyen yani yalnızca bizim sahip olabileceğimiz gibi gözüken fonksiyonların da neden öyle gözüktüğünü anlamaya çalışacağız.

Öncelikle başka gezegendeki dostumuzu bir bilgisayar olarak düşünmenizi istiyorum. Bir bilgisayar bir insan olmamasına ve bir beyne sahip olmamasına rağmen matematik hesap yapabilir mi ? 

Bu sorunun yanıtı evet. Çünkü matematiksel hesap aslında sıralı mantıksal işlemlerin, belli aksiyomlardan türetilen mantıksal sonuçların bir bütününden başkası değildir ya da en azından basitçe böyle düşünebilir. ( Bu düşüncenin basitçe olmayan yönlerini incelemek için bakınız: )

Biz çok açık bir biçimde böyle bir makine düşünebiliyoruz ve dahası buna sahibiz de, hem de matematiksel işlemleri insandan daha hızlı yapan bir tanesine. Ancak burada sorun makinenin yeni teoremler üretememesi, yani o aksiyomlardan mantıksal olarak çıkarılamayacak bir teoremi yaratıcı bir zihinle aksiyomatik dizgenin dışından çıkarsayamıyor. 

Aynı şekilde bir tıbbi tanı programı olarak üretilen MYCIN de yalnızca belli semptomları belli hastalıklarla ilişkilendirerek çalışıyor ancak daha önce görülmemiş ve semptomları henüz bilinmeyen ya da önceki hastalıklardan bağımsız olan bir hastalığı tanımlamayı beceremiyor ve hastalığa neden olan çevresel faktörleri saptayamıyor. Makine yalnızca semptomları ve semptomların etiketlediği hastalıkları biliyor. Ancak bunlar üzerine düşünemiyor ve yaratıcı çözüm yolları tasarlayamıyor.  İşte bu, insanın farkı ! 

Gerçekten öyle mi ? Baş düşmanımız sağ duyu yine sahnede ve her zaman yaptığı gibi cehaletimizle açtığımız boşlukları insanı kutsayarak kapatmaya çalışıyor. Matematikte  asıl sorun yeni teoremler üretmemizi sağlayan fonksiyonun çoklu gerçekleşme faktörlerini bilmiyor oluşumuz. 

Basit ya da yaratıcılık gerektirmeyen işlemler için bu faktörü mantıksal çıkarım, aksiyomatik dizgeden bu dizgenin teoremlerini mekanik olarak türetme olarak açıklamıştık. Ancak yeni teoremler yaratmanın ve dahası bu teoremler üzerine düşünme sürecini makinede simüle edebilmek için gerekli çoklu gerçekleştirme faktörlerini bilmiyoruz. 

Veya tıbbi tanıda programın yetersizliğinin nedeni semptomların, hastalıklarla çok kesin bir şekilde eşleştirilmiş olması ve yaratıcı çözümlerin, esnek değerlendirmelerin olmayışı. Çünkü bu dışarıdan olan bir değerlendirme süreci ve makinenin sahip olduğu bilgiyi öğrenerek veya elindekiler dışında başka kaynaklardan elde etmesinin yolu yok. İnsanların sahip olduğu bu çok yönlü değerlendirme ve sahip olduğu bilgileri dışarıdan güncelleme fonskiyonunun hangi çoklu gerçekleştirme fonksiyonu aracılığıyla üretildiğini, işler hale getirildiğini bilmiyoruz.

İşte insanın farkı bu, bazı fonksiyonlarının çoklu gerçekleşme faktörlerinin bulunmasının zor olması, daha fazlası değil. Ne bedenimiz, ne de kemiklerimiz. Bulunması zor olan çoklu gerçekleştirme faktörlerimiz ! 

Pek edebi olmadı sanırım. Neyse, sorunu anladığınızı umuyorum ve bir sonraki yazı için hazır oluncaya kadar sizi insanın farkı üzerine düşünmeye davet ediyorum.






Aslında bu konu çok uzun bir konu ve indirgemeci materyalizm için homojen bir yaklaşım da diyemeyiz. Uç noktada tüm zihinsel olayların nihai olarak fiziğe indirgenebileceğini savunan fizikalistler veya indirgeneceği ontolojik pozisyon olarak beyni seçenler olduğu gibi zihni bir programa indirgeyenler de mevcuttur. 

Tüm bu yaklaşımların lehine ve aleyhine olan tüm argümanları tek tek aktarmak okuyucunun ilgisi ve sabrı açısından hiç de yararlı olmayacaktır. Bu yüzden konuyu genel hatlarıyla alıp, okuyucu için yararlı bir giriş yapmayı umuyorum.

İndirgemeci materyazlizmin felsefe içinde ne anlama geldiğini inceleyeceğiz ve kuramın lehine ve aleyhine olan yaygın yaklaşımları kısaca ele alacağız.

Daha yaygın bir biçimde özdeşlik kuramı diye de bilinen indirgemeci materyalizm, en anlaşılır materyalist zihin kuramıdır. Merkezi iddiası bizzat yalınlıktır: Zihinsel durumlar beynin fiziksel durumlarıdır. Yani her zihinsel durum veya süreç tipi beyindeki veya sinir sistemindeki bir fiziksel durum veya süreç tipiyle sayıca özdeştir. (bir ve aynı şeydir)

Henüz beynin karmaşık işlevleri hakkında, söz konusu özdeşlikleri fiilen belirtmeye yetecek kadar şey bilmiyoruz, ancak özdeşlik kuramı beyin araştırmalarının sonuçta bunları ortaya çıkaracağını savunur. Özdeşlik kuramcısı 'zihinsel durumlar' dendiğinde aklımıza gelen şeyin, beyin durumlarıyla tam da aynı şey olduğunu iddia eder. (1)

Nörobilimde eskiden zihne ait olduğu sanılan ( deneysel olarak gösterilemeyen) fonksiyonların hasta kayıtları, beyin görüntüleme aletlerinin beyni izlemeyi kolaylaştırması ve tıptaki  gelişmelere paralel olarak git gide zihne ait olduğunu düşündüğümüz niteliklerin beyne aitmiş gibi görünmesiyle birlikte egemenlik alanı daralan soyut zihin kavramının bu düşüşü indirgemeci materyalistleri daha cesur olmaya itmiştir. 

Francis Crick bu görüşü kısaca ve çarpıcı biçimde şöyle özetlemektedir:


Bilimsel inanışa göre aklımız yani beynimizin davranışları 'sinir hücreleri'nin ve bağlantılı 'moleküllerin' etkileşimleriyle açıklanabilir. (2)

Vurgulara dikkat edin, burada zihin kavramı ve olgusu beyinden de öte artık nöro-kimyasal bir organizasyon olarak resmediliyor. Bir ontolojik konumdan öte beyin yalnızca olayın sahnelendiği yer değil, aynı zaman da olayı yaratan yer ve bunu birçok küçük oyuncu, yardımcı suflör ve birçok birim yöneticisiyle yapabiliyor. bu sahnelenen oyunu, oynayan oyuncuların toplamı olarak görmeye benziyor. Böyle anlatıldığında elbette yüzeysel ve yanlış geliyor zaten özdeşlik kuramcısı bundan fazlasını söylüyor:

 Eğer elinizde fiziksel bir  altyapı, işleyen bir elektrokimyasal iletim sistemi, özel olarak görevlendirilmiş sinir hücreleri, bunların bakımıyla uğraşan glial hücreler gibi yardımcı birimler varsa, aynı fonksiyonu yerine getirmek için aynı bölgede konuşlanmış hücrelerin oluşturduğu sinirsel modüller varsa ve bu modüllerin birbirleriyle verimli ilişkilerinden doğan karmaşık sosyo-bilişsel fonksiyonları yerine getirebilen sinirsel bir ağınız varsa, işte tüm bu parçaların doğru yere oturmasıyla elde edeceğiniz şey bir zihindir. 

Tabii bu bir bütün olarak zihnin nasıl yaratılacağının basamakları, materyalist ayrıca tek tek tüm zihinsel olaylar için de beyindeki belli bölgelerin ve nöral ateşleme örüntülerinin tek tek eşlenebileceğini ve bu çevirinin eksiksiz olacağını ileri sürmektedir. Eğer beyindeki tüm elektrokimyasal işlemleri bir anlığına durdurabilseydik son yapılan eylemin fiziksel karşılığını beyinde tamı tamına bulabilirdik ve son eylemin hangi nöral ateşleme örüntüsüyle , hangi sinirsel patikayla oluştuğunu öğrenmek isteseydik, kesin bir biçimde organizasyonun tüm elemanları ve gerçekleşme şekli eksiksiz bir şekilde bulunabilir , eylemin beyin uzamındaki pozisyonu saptanabilirdi. Hatta biz bu şematik bilgiyi zihinsel durumları değiştirmek için de kullanabilirdik.

Yaklaşım zihinle ilgili problemleri beynin problemlerine, zihinle ilgili işlevleri de aynı şekilde beynin işlevlerine dönüştürmektedir. Zihin kavramının bu yolla elendiği yaklaşım hem nöroloji hem de fizik, kimya , biyoloji gibi doğa bilimlerinden destek görmektedir. Bu doğabilimlerinde kimyanın fiziğe indirgenmesi, canlılığın temelinin organik kimya olduğunun anlaşılması gibi gelişmeler nörolojide de böyle bir indirgemenin yapılabilmesi için alışıldık bir ortam sağlamaktadır. Felsefeciler ve psikologlar içinse işler daha zordur çünkü bu disiplinlerde verimli bir kuramlar-arası (kimyadan fiziğe olduğu gibi) indirgeme örneğine rastlamıyoruz. 

Bu görüşün çekici yanları olduğunu kabul ediyorum ancak az önce bahsettiğim hedeflere bakarsanız indirgemeci materyalistlerin veya özdeşlik kuramcılarının çok yüksek beklentileri olduğunu görürsünüz.

Şimdi bu yaklaşımın aleyhine olan argümanları inceleyebiliriz.

Kurama yönelik ilk eleştiri içgözlemlerimizle bildiğimiz zihinsel niteliklerin ve deneyimlerinin içsel göndergelerinin fiziksel veya nörolojik olarak açıklanmasının önündeki engeldir. Biz 'kırmızı'deneyimini nörolojik olarak belli bir elektromanyetik tayftaki belirli bir bölgeden gelen ışığın beyindeki görme merkezleri tarafından anlamlı bir görsel deneyime dönüştürme sürecini bilimsel olarak gösterebiliyoruz. 

Ancak yine de biz 'kırmızı'lığın bize görünen boyutu olan, öznel boyutunu biyolojik elemanlar yardımıyla gösteremiyoruz. Kırmızı bir elma gördüğünüzde zihninizde canlanan tek şey onun rengi değil, o rengin canlandırdığı duygular, elma ve kırmızının birlikteliğinden doğan anılar, hayaller veya olumsuz düşünceler olabilir. Psikolojik durumunuza göre de bir rengin uyandırdığı izlenimler farklılaşabiliyor ve herkesin kırmızı deneyiminin ortak bir bilişsel temele sahip olduğunu bilsek de bu ortak temelden üretilen ürünler olan deneyimler kendine özgü bir hal alıyor ve bu da kırmızı deneyiminin nesnel gösterimini bilimsel olarak imkansız hale getiriyor.

Birinci yaklaşım özdeşlik kuramından beklenilenlerin düşürülmesiyle belki çözülebilir ancak bu konudaki tek itiraz bu değil.

Bazı düşünürler zihin ile beynin arasını açmak ve birbirine indirgemesinin yolunu kapatmak için Leibniz'in özdeşlik yasasını kullanırlar. Eğer iki şeyin birbirine özdeş olmadığını ispatlamak istiyorsanız bu yasaya göre beyin durumları için geçerli olan ancak zihin durumları için geçerli olmayan bir durum bulmanız gerekiyor.
Bunun için de genellikle zihinsel etkinliklerimizi beynin uzamsal pozisyonları ilişkilendirme yoluyla beyin zihin özdeşliği yaklaşımı olumsuzlanmaya çalışılmıştır.

Örneğin yarın otomobilimi tamir edip ettirmeyeceğimle ilgili kararsızlığım veya akapunkturun bilimsel olarak geçerli bir tedavi yöntemi olup olmadığıyla ilgili düşüncelerimin beynimdeki pozisyonlarının bulunması gerekiyor. Ancak elbette bu imkansız bir şey çünkü zihnin kendisinin dayandığı fiziksel temellerle bu temel kullanılarak üretilen zihinsel içerikler arasında ne uzamsal olarak ne de zamansal olarak bir bağlantı yoktur.

Ancak bu özdeşlik yasasını kullanmanın mantıksal problemleri olduğu ortaya çıkmıştır. Churcland problemi şöyle özetliyor:


1. Sıcaklık hissederek bilinebilir.

2.Ortalama moleküler kinetik enerji hissederek bilinemez.

Dolayısıyla, Leibniz yasasına göre, 
3. Sıcaklık, ortalama moleküler kinetik enerjiyle özdeş değildir.(3)

Burada yapılan yanlışlık 2. öncüldeki sıcaklık tanımının bilinmemesi, daha alt bir düzeyde olduğu için algılanmaması ancak bilimsel olarak sıcaklık olarak bildiğimiz şeye özdeş olmasıdır. Kendi deneyimlerimizi ve aşina olduğumuz kavramsallaştırmaları bir özdeşlik kriteri olarak öne sürmek dramatik bir hata olacaktır. Bilinçli bir zihin felsefecisi özdeşlik yasası eğer kullanılacaksa öncüllerde geçen tanımların, öznelerin içerdiği niteliklerin çok iyi düzenlenmesi gerektiğinin farkına varmalıdır.

3. bir itiraz olarak işlevselci yaklaşımın görüşü verilebilir. İşlevselci zihinsel durumları beynin durumlarına indirgemenin zihnin hareket sahasını daralttığını, zihni makineler ve diğer hayvanlar için ulaşılmaz bir yere hapsettiğini ve yapay zekada zihnin makineler için simüle edilebilmesinin yolunu tıkadığını düşünmektedir. Onlara göre zihnin bu beyne bağımlı tanımı, zihinle ilgili insan-merkezci bir yaklaşıma neden olmakta ve zihnin daha objektif bir gösterimine açılan kapıları kapatmaktadır. Yazı dizisinin bir sonraki konusu olan işlevselcilik için şimdilik bu kadar yeter, daha sonra bu yaklaşımın hem yapay zeka hem de felsefe dünyası açısından vaatlerini ve sonuçlarını inceleyeceğiz.


Notlar

1) Churcland M. Paul, (2012) Madde ve Bilinç ( Berkay Ersöz Çev.) İstanbul, Alfa Yayınları, s.41-42

2) Crick Francis, (2005) Şaşırtan Varsayım ( Sabit Say Çev.) Ankara, Tubitak Yayınları, s.7

3)  Churcland M. Paul, (2012) Madde ve Bilinç ( Berkay Ersöz Çev.) İstanbul, Alfa Yayınları, s.53



Watson, çocuklardaki duygusal tepkilerin gelişmesinde koşullanmanın oynadığı rolü sorguladı. Bunun için bir çocuğa klasik koşullanma yoluyla duygusal bir tepki koşullandırmaya çalıştı.


Denek: Dokuz Aylık Bir Bebek
Sonradan Küçük Albert olarak tanınacak olan denek, sağlıklı, vurdumduymaz ve duygusuz olarak tanımlandı. Hiç kimse onu korku ve öfke haline görmedi. Bu çocuk hayatında Ağlamadı.

Nötr Uyarıcı: Beyaz Fare
Watson, 9 aylık Albert'i bir dizi nesne ile karşı karşıya getirdi, bunların arasında beyaz bir fare, beyaz bir tavşan, bir de köpek bulunuyordu. Çocuk hiçbir durumda bir korku belirtisi göstermedi.

Koşulsuz Uyarıcı: Ses
Albert'in arkadında duran araştırmacılar, çekiçle metal bir çubuğa vurup ses çıkararak ürkme ve ağlamaya yol açtılar. İlk defa labaratuvardaki duygusal bir durum, Albert'in ''korkmasına'' ya da ağlamasına yol açtı.

Koşulsuz Tepki: Korku/Ağlama
Ürkme ve ağlama, bebeğin korku hissettiğini ve bunu ifade ettiğini gösteren gözlemlenebilir ve ölçülebilir duygusal tepkilerdir. Watson klasik koşullamanın üç öğesini tanımladıktan sonra, yardımcısı Rayner ile birlikte klasik koşullanma prosedürüne başladı.

Meydana Getirmek.
11 aylıkken Albert'e tekrar tekrar, nötr uyarıcı, yani beyaz bir fare ve arkasından koşulsuz uyarıcı, yani gürültülü bir sesten oluşan denemeler uygulandı. Albert ilk denemelerde fareyi gördüğünde ürküyordu, ilerleyen dönemlerde ise ağlamaya başladı.

Test.
Albert'e ilk defa sadece fare gösterildiğinde (ses yok) ürkmüştü. Sonra daha fazla koşullandırma denemesi yapıldı ve tekrar sadece fare ile (ses yok) test edildi. Bebek fareyi gördüğü anda ağlamaya başlıyordu. Watson Albert'in duygusal tepkisini koşullandırmayı başarmıştı. (1)

Aslında öğrenme mekanizmalarını açıklamak için geliştirilen ve 20. yüzyılın başından 1960'lara kadar psikoloji dünyasında hakim görüş olarak kendine yer edinmiş ancak bilişsel psikolojinin keşfiyle birlikte yerinden olan davranışçılık bu deneyle birlikte ne kadar kapsamlı bir öğreti olduğunu ortaya koymaktaydı. 

Basit sayılabilecek koşullandırma örneklerinin aksine bu örnekte daha çok kompleks bir zihinsel mimariye sahip olduğu düşünülen korku gibi duyguların dahi koşullandırılabileceği gösterilmek istenmişti.
İnsanla fare arasındaki bilişsel makas giderek daralmaktaydı, öyle ki bir insanın kendi özgü olduğu varsayılan ve diğer türlerin aksine nesnel bir gösterimi ve dışşal faktörler tarafından manipulasyonu mümkün görünmeyen duyguların böyle deneysel bir gösterimi psikologlar için dahi sıradışı bir olgu gibi görünmekteydi.

Küçük Albert deneyi elbette bitmemişti, sonraları bu deney tekrarlanacak ve Watson'un bulduğu sonuçlar tekrar elde edilemeyecekti. Ancak deneyin defalarca tekrarlanıp Watson'un deneyinin güvenilirlik ve geçerliliğini yitirmesi sonucunu göz ardı etsek dahi ortada yine de bu yaklaşımın insan zihnine ve onun bilişsel becerilerine yönelik felsefi sakatlıkları bulunmaktaydı.

Davranışçılığın bu problemlerini incelemeden önce bu yaklaşımın felsefede kendisine nasıl yer bulduğuna ve onun felsefedeki uzantısı olan felsefi davranışçılığa bir göz atalım.
En katı ve en anlaşılır haliyle felsefi davranışçılık, zihinsel bir durum hakkındaki herhangi bir önermenin, söz konusu kişinin şu, bu veya başka gözlemlenebilir durumda olması halinde ortaya çıkacak olan gözlenebilir davranış hakkındaki uzun ve karmaşık bir önermeye hiçbir anlam kaybına uğramadan çevrilebileceğini ileri sürer. (2)

Bu görüşe göre insanların zihinsel hallerinden bahsettiğimizde psikoloji değil metafizik yapıyoruzdur. İnsanların duygu, hayal, eğilimler gibi zihinsel hallerinin nesnel bir gösterimi yoktur ve bunlar hakkında konuşmanın psikoloji adına insan zihnini anlamak bağlamında hiçbir katkısı yoktur. Varolan ve psikolojinin konusu olabilecek yegane şey davranışlardır. 

Sadece insanların açıkça ortada olan davranışı çeşitli gözlemciler tarafından gözlenebilir, ölçülebilir ve mekanik olarak kaydedilebilir. Oysa bilinçliliğin varsayılan verileri ve içe bakış herkes tarafından gözden geçirilemez. (3)

Böylece zihnin ve zihinsel hallerin gözden çıkarılmasının meşru zemini yöntemsel bir yaklaşımla oluşturulmaktaydı. Davranışlar kazanılmış bağlantılardı. İnsan ve diğer hayvanlar şartlanma mekanizmaları (klasik ve edimsel) aracılığıyla bu davranışsal bağlantıları edinmekte ve hem kendi eylemlerini şekillendirme de, hem öğrenme de hem de psikolojik çatışmaların çözümünde bu altyapıyı kullanmaktadır.

Ayrıca bu görüşe göre zihin ve beden arasındaki ilişki hakkında kafa yormanın hiç anlamı yoktur. Örneğin Marie Curie'nin zihninden bahsetmek, onun sahip olduğu bazı şeylerden bahsetmek değil, sadece olağanüstü yeteneklerinden ve yatkınlıklarından bahsetmektir. Davranışçı, zihin-beden sorununun bir sözde-sorun olduğu sonucuna varır. (4)

Ancak geçmişte büyük ilgi gören bu yaklaşımın bazı felsefi kusurları hemen ilk adımda göze çarpıyordu. Bu görüşü kabul ettiğimizde zihinsel durumların içsel yönü açıkça gözardı edilmekte, ağrı, acı, korku gibi davranışların zihinsel durumlarla olan bağı kesilmektedir. Bu eylemlerin yalnızca dışsal gösterimleri değil, iç gözlemle ortaya çıkan içsel bir niteliksel doğası da vardır ve zihin kuramcısı bunu inkar etmekle zihnin tam bir resmini elde etme şansını da kaybedecektir. 

Bu kırpma işlemi, akımın görüşleriyle bağdaşmayan zihinsel durumların by-pass edilmesi bilim ve felsefe çevrelerinin güvenini azaltmakla beraber kurama inen asıl büyük darbe biyoloji camiasından gelmiştir. Davranışçı insanın tüm davranışlarının öğrenmeyle kazanıldığını ve değiştirilebildiğini ve özel olarak edimsel koşullamayı hakim öğrenme mekanizması olarak gören davranışçıların davranışa yön veren ödüllendirme motivasyonunun zorunluluğunu vurgularken, biyoloji bize hem doğuştan olan ve hem de ödüllendirilmeksizin tekrarlanan eylemlerin olduğunu göstermiştir.

Örneğin ördeklerin yumurtadan çıktıktan sonra annelerinin ardından gitmesi, köknar kargalarının 6000'e yakın yeri hatırlaması, hayvanların oyun oynama ritüelleri gibi doğuştan gelen eğilimler, insanların evrimsel geçmişinin kalıntısı olan böcek, zehirli yiyecek, yılan korkuları gibi sonradan öğrenilmeyen, herhangi bir ödüllendirme olmaksızın tekrarlanan ve şartlanma mekanizmalarıyla açıklanamayan örnekler mevcuttur. Tüm bunlar göz önüne alındığında davranışçı program zihni ve onun organizasyonlarını anlamak adına hem bilimsel hem de felsefi açıdan başarısız olmuştur. 

Daha sonra Yapay Zeka alanındaki gelişmeler dolayısıyla tekrar göz önüne alınacak olan bu yaklaşım zihin felsefesi ve psikoloji bilimine olan teorik katkısından daha fazlasını pratik olarak yapay zekada yapabilecek ve bu alanda yeni gelişmelere öncülük edecektir. Ancakbu  bir başka yazı dizisinin; Yapay Zeka ve Felsefe konulu çalışmaların konusu olacaktır.

Notlar

1) Plotnik Rod, (2009) Psikoloji'ye Giriş, İstanbul, Kaknüs Yayınları, s.204

2) Churcland M. Paul, (2012) Madde ve Bilinç ( Berkay Ersöz Çev.) İstanbul, Alfa Yayınları, s.36

3) Ryle Gilbert (2011) Zihin Kavramı ( Prof. Dr. Sara Çelik Çev.) İstanbul, Doruk Yayıncılık, s.499-500

4) Churcland M. Paul, (2012) Madde ve Bilinç ( Berkay Ersöz Çev.) İstanbul, Alfa Yayınları, s.37




Sıcak bir öğle sonrası, saat dört buçuk. Gage deliğe barut ve fitili koyduktan sonra yardımcısına kumla kapatmasını söyledi. O sırada arkadan biri ona seslenince , Gage yalnızca bir an için sağ omzunun üzerinden arkasına baktı. Dikkati dağılmıştı ve yardımcısı daha kumu dökmeden , demir çubukla doğrudan barutu sıkıştırmaya başladı. O anda kıvılcım çaktı ve barut bir anda yüzüne doğru patladı. 
Demir, Gage'in sol yanağından girmiş, kafatasının altını delmiş, beyninin ön kısmından geçmiş ve büyük bir hızla kafasının tepesinden dışarıya çıkmıştı. Çubuk otuz metre kadar ileri düşmüştü, üzeri kan ve beyinle kaplıydı. Phineas Gage yere devrilmiş, günbatımının kızıllığında, afallamış bir şekilde sessiz ve uyanık, yatıyordu.(1)


İşte 1948 yılının sıradan bir yaz günü nörolojik bir klişe halini alacak olan olay kısaca bu şekilde gerçekleşti. Bu vakayı bu kadar değerli yapan ise Gage'in olaydan sonra,  hayatının geri kalanında yaşadığı bariz kişilik değişimleriydi. Kazadan önce yardımsever, ustabaşı olarak çalışanlarına karşı hoşgörülü, çalışkan ve kurnaz bir iş adamı olmasıyla ılımlı ve enerjik bir sosyal profili olan Gage kazadan sonra, düşüncesiz, düzensiz, küfürbaz inatçı, kararsız kısacası katlanılmaz birisi haline gelmişti. 1948'deki bu korkunç kaza Gage'in hem işine, hem sosyal çevresine hem de kimliğine mal olmuştu. Ta ki 21 Mayıs 1961'de şiddetli bir sara krizi sonrası ölene dek. 

Peki bu korkunç dönüşüm nasıl gerçekleşmişti ? Gage'in kişisel tarihindeki bu kimlik dönüşümünün sorumlusu neydi? Zihin felsefesi için bu vaka nasıl bir anlam ifade ediyor? Bu soruları cevaplamadan önce bu yazıdaki merkezi konumuz olan zihin-beden problemine bir göz atalım.

Zihin- beden problemi genel olarak bilinçli ve zekice diyebileceğimiz davranışların, eylemlerin var olabilme koşullarını hazırlayan ortamın ne olduğuyla ilgili felsefi bir soruşturmadır.  Konu tek tek eylemlerin dışında bir bütün olarak eylemlerimizi organize eden şeyin ne olduğuyla, bilinçli bir zekanın kimliğini oluşturan elementlerin ne olduğuyla da ilgilidir.

Kendimizi nasıl tanımlarız bir zihinim mi deriz , yoksa bir zihne sahibim mi deriz? ben bir bedenim mi deriz yoksa bir bedene sahibim mi deriz ? Bir ruha mı sahibiz yoksa bir bedenden mi ibaretiz? Yoksa zihin ve beden için ayrı ayrı iki farklı tarihin aynı anda nesnesi durumunda mıyız? 
  
Şimdi bu problemin çözümü için kullanılan en yaygın yaklaşım olan Dualist yaklaşıma geçmeden önce Phineas Gage'e dönüyoruz ve bu sosyo-psikolojik kırılmaya neden olan nörolojik faktörleri aktarıyoruz.

Beyin kaybı miktarına rağmen, demir çubuk motor ve dil işlevleri için gerekli beyin bölgelerine zarar vermemiştir. Son zamanlardaki araştırmalarımızın, karar mekanizmasının normal işlemesi için hayati bir bölge olarak öne çıkardığı ''ventromedyal prefrontal bölge''nin Gage'de gerçekten örselendiği görülmektedir. Örneğin zedelenmesi halinde, dikkati kontrol etme, hesap yapma ve bir dürtüden diğerine uygun bir biçimde geçme yetilerinde bozukluğa neden olan frontal lobun yan tarafındaki korteksler sağlam kalmıştı.
 Hanna Damasio ve meslektaşları belli bir temele dayanarak, Gage'in beyninin prefrontal (ön alın) kortekslerindeki belirli hasarlar sonucunda, geleceği planlama, öğrenmiş olduğu sosyal kurallara göre davranma ve sonuçta kendi yaşamını sürdürmesine yararı olacak kararlar alıp uygulama yetilerinin kaybolduğunu söyleyebildiler.(2)
Gage aynı hasarda bir darbeyi beyin sapına almış olsaydı, sıradan bir nörolojik vaka olacaktı ancak darbeyi hayati işlevleri kontrol eden bir bölgeye değil de daha üst bilişsel faaliyetlerin organize edildiği frontal loba aldığı için meşhur bir vaka haline gelmişti çünkü o geleceği planlama, sosyal kalıplara uyma gibi çeşitli fonksiyonları kontrol eden sınırlı bir bölgede meydana gelen yaralanmanın ve doku kaybının ne tür sosyopsikolojik sonuçlara yol açtığını gösteren canlı bir örnekti. Ve onun tarihi gittikçe kişisel olmaktan çıkmış ve bilişsel araştırmalar için de bir dönüm noktası olmasını sağlamıştı. Korkunç bir kaza geriye birçok felsefi soruyu miras bırakmıştı.

Dualist için bu, hiç de beklenmedik bir resimdi. Dualist zihin yaklaşımı birbirinden epe farklı birkaç farklı kuramı kapsamaktaydı; fakat bunların hepsi de bilinçli zekanın özsel doğasının fiziksel olmayan bir şeye, fizik, nörofizyoloji ve bilgisayar bilimi gibi bilimlerin kavrayış alanının ebediyen ötesinde kalacak bir şeye bağlı olduğunu kabul etmekteydi.(3)

İnsan bedenleri uzayda yer alır ve uzaydaki tüm diğer bedenleri de yöneten mekanik yasalara tabidirler. Bedensel süreçler ve durumlar dış gözlemciler tarafından incelenebilir. Öyle ki bir insanın bedensel yaşamı, hayvanların, sürüngenlerin yaşamı gibi ve hatta ağaçların, kristallerin ve gezegenlerin varoluş süreçleri gibi çok doğal ve sıradan bir olaydır. 

Buna karşılık zihinler uzayda yer almazlar. Onların etkinlikleri mekanik yasaların konusu değildir. Bir zihnin çalışmaları diğer gözlemciler tarafından gözlenemez; onun kariyeri özeldir. Sadece ben kendi zihnimin süreçlerine ve durumlarına doğrudan dikkat eder ve karışabilirim. Bundan dolayı bir kişi birbirine paralel iki tarih boyunca yaşar; birisi bedeninde ve bedenine olanların tarihi, ötekisi de zihinde ve zihnine olanların tarihi.(4)

Dualist yaklaşım insanın nesnesi olduğu ve aynı anda yaşanan iki tarihten bahsederken, zihnin mekanik yasalar bağlamında izole bir varlığı olduğunu ileri sürerken, biz Phineas Gage vakasında bu zihin anlatısının tersini görüyoruz. Apaçık bir karşı-örnek olarak bu vaka zihin ve bedenin iki ayrı kompartman, birbiriyle iletişi olmayan iki farklı yapı olarak betimleyen resmi öğreti olan dualist yaklaşımın eksikliklerini göz önüne sermektedir.

Beyin gibi mekanik yasalara tabi olan biyokimyasal bir ortamda meydana gelen yaralanmanın bir dizi sosyopsikolojik değişikliği tetiklemesi dualistin çizdiği zihin tablosuna ters düşmektedir. Dahası zihnin kimyada incelenen elementler,  atomlar, biyolojideki hücreler gibi nesnel bir biçimde incelenebilme olanağının doğması dualistin durumunu daha da dramatikleştirmiştir.

Phineas Gage vakası özelinde ve çeşitli beyin görüntüleme araçları icat edilene ve kullanılmaya başlanılana dek nörolojik bir işlevin ontolojik pozisyonunu belirlemek için kadavralar ve Phineas Gage gibi hayati beyin yaralanmaları olmayan insanlar kulllanılmış ancak MRI, fMRI, PET, MEG gibi beyin görüntüleme araçlarının keşfinden sonra insan beynini canlı takip edebilmek ve tek tek nöronları işaretleyip incelemek mümkün olmuştur. 

Ve görülen şudur ki zihnin içeriği dış kaynaklar tarafından manipule edilebilir, fonksiyonları etkisizleştirilebilir veya uygun operasyonlarla kayıp işlevler geri kazandırılabilmektedir. İnsanın içinde bulunduğu olduğu tek bir tarih vardır, insanın bu tarihin nesnesi mi yoksa öznesi mi olduğu bu yazı dizisinin sonraki problemidir ve spiritualist ve materyalist görüşlerin bulunduğu iki cephe olarak farklı anlatılara yer vermektedir. Benim bu bölümde göstermek istediğim şey dualist yaklaşımın zihni anlamak için iyi bir yol olmadığıdır ve meslekten olmayan sıradan bir insanın da tasarlayabileceği bir yüzeyselliktedir.

Monist yaklaşımlar olan materyalizm ve spiritualizmin, yapay zekaya yön veren fonksiyonalizmin, Kısa bir süre parlayıp sonra sönen felsefi davranışçılığın ve gelişme evresinde olmasına rağmen ümit vaat eden elemeci materyalizmin en uygun yollar olup olmadığını sonraki bölümlerde tartışacağız ve aslında hiçbir yaklaşımın mükemmel olmadığını göreceksiniz ancak yine de yapay zeka araştırmalarında, diğer bilişsel bilimlerde ve genel olarak evrenle bilimsel ve felsefi iletişimimizde büyük değişikliklere yol açmış, ufuk açıcı yaklaşımlar mevcuttur ve zihin felsefecisinin hedefi de zihin bağlamındaki böyle köklü bir değişimi zihin felsefesi ikliminde yaratmak olmalıdır. 



Notlar

1) Damasio R. Antonio, (2006) Descartes'in Yanılgısı ( Bahar Atlamaz Çev.) İstanbul, Varlık Yayınları, s.24

2) Damasio R. Antonio, (2006) Descartes'in Yanılgısı ( Bahar Atlamaz Çev.) İstanbul, Varlık Yayınları, s.50-51


3) Churcland M. Paul, (2012) Madde ve Bilinç ( Berkay Ersöz Çev.) İstanbul, Alfa Yayınları, s.11-12

4) Ryle Gilbert (2011) Zihin Kavramı ( Prof. Dr. Sara Çelik Çev.) İstanbul, Doruk Yayıncılık, s.76